Ticaret sadece ürün alıp satmak mıdır yoksa güven deneyimi inşa etmek midir?
Hakan üniversiteyi bitireli 2 yıldan fazla olmasına rağmen hala işsizdi. Maaşlı bir iş bulamadığından kendi işini kurmayı düşünüyordu. Ne iş yapacağına henüz karar verememişti.
Birçok arkadaşı e-ticaret işine girmişti. Hakan da bu sektörde çalışan birkaç arkadaşından tavsiye istedi. Ticarette başarının, nasıl olursa olsun bir şekilde para kazanmak olduğunu düşünen bir arkadaşı; “bal ticaretine girmelisin, orada iyi para var” demişti. “İstersen sana ucuz bal alabileceğin yerleri de söyleyebilirim” diye de eklemişti.
“Ucuz bal” ifadesini duyduğunda; haberleri her açışında karşısına çıkan o uzun tağşiş listeleri ve yaldızlı bal kavanozlarındaki sahtekarlıklar aklına geldi. Hakan’ın adeta vicdanı kanıyordu. O sadece dürüst bir aracı olmak, insanlara faydalı şeyler sunmak istiyordu. Kısa sürede çok para kazananlardan olmak istemiyordu. Vicdanının rahat olması onun için daha önemliydi.
Hakan ticaretinin sınırlarını çizmiş, belli prensipler benimsemişti. Bunlardan biri de “Kendi evime, kendi kahvaltı masama koyup aileme yedirmeyeceğim hiçbir şeyi satmayacağım” prensibi idi.
Uzun araştırmalar, bitmek bilmeyen üretici görüşmeleri yaptı. Sonunda yolu, tüm süreçleri şeffaf olan ve TÜBİTAK tarafından onaylanmış bir bal markasıyla kesişti. Artık ne satacağını biliyordu; sadece bal değil, kanıtlanmış bir iç rahatlığı satacaktı.
Bir gün telefonu çaldı Hakan’ın. Arayan, son aldığı “meşhur ve kaliteli” balın sahte çıkmasıyla büyük bir hayal kırıklığı yaşayan Burcu idi. Bir arkadaşının tavsiyesiyle Hakan’ın e-ticaret sitesine ulaştığını söyledi. İçinde büyük bir şüphe taşıyordu. İnternetten gıda alışverişi yapmaya hiç alışkın değildi. Satıcıların bitmek bilmeyen süslü övgülerinden de yorulmuştu.
Telefonda Hakan’a, güvenin nasıl kolayca kırılabildiğini anlatmak için önceki yaşadığı acı bir otel anısından bahsetti. Şimdi bal alırken de aynı hatayı yapmak, aynı belirsizliğin içine düşmek istemiyordu.
Reklam değil “İspat”
Hakan, Burcu’nun bu haklı serzenişi karşısında ona dürüst davranmayı tercih etti. Ona balın rengini, arıların cinsini veya çiçeklerin rakımını uzun uzun anlatmaya kalkmadı. Çözüm, sadece dürüstlükteydi.
“Burcu Hanım!” diye başladı Hakan sakin bir ses tonuyla. “Ben arıcı değilim, bu balı da ben üretmedim. Ama ben kendi evimde, kendi kahvaltı masamda aileme bu balı yediriyorum. Piyasada neye güveneceğimizi şaşırdığımız için, ben de tıpkı sizin gibi sözlere değil, kanıta inanmayı seçtim. Bu bal TÜBİTAK onaylı. Sizin daha önce yaşadığınız hayal kırıklığını çok iyi anlıyorum. Benzer şeyleri, hem kendim hem de benim müşterimin kendi kahvaltı masasında yaşamasını istemem doğrusu.”
Bu net ve dürüst tavır, Burcu’nun aradığı o kayıp güven hissini yeniden inşa etmişti. Siparişini verdi ve bal kısa sürede kapısına geldi. Birkaç gün sonra sabah kahvaltı masasında ekmeğine balı sürerken, içinden geçen o cümle aslında tüm bu ticaretin en güzel özetiydi:
“Nasıl bir şifa verir, bedene ne yapar onu bilemem… Ama en azından içim rahat bir şekilde yiyorum. Bu bile günümüzde başlı başına bir konfor alanı.”
Burcu bu süreçte; süslü pazarlama taktikleri ve altı boş vaatler yerine, kendi yemediğini satmayan bir esnafın netliği ile karşılaşmıştı. Gerçek ticaret; beklentilerin gerçeğe dönüştüğü o konfor alanında güvenle gerçekleşmişti.
Hakan da kısa sürede çok para kazanmak yerine, ticaretinde dürüstlüğü ve kaliteyi seçmişti. Kararında net olmasının sonucunu uzun vadede alacaktı elbet.
2 Yanıt
Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki insan güvenmek isterken bile iki kere düşünüyor. İyi insanlara denk geliriz umarım.
Kendi yemediğini başkasına yedirmeyen birinin ispata ihtiyacı yoktur.