Evinden çıkıp dükkanının önüne geldiğinde hava henüz aydınlanmamıştı. Sarı sokak lambası aydınlatıyordu tüm sokağı. Sabahın bu saatlerinde çıt çıkmazdı genelde. Adeti olduğu üzere tüm esnaflardan önce kepenklerini kaldırdı Hakan. Kepengin sesinden kediler bir anda sağa sola kaçmaya başladı. Yağmurdan dolayı ayağı biraz ıslanmıştı, hiç sevmezdi böyle olmasını. İçeri girdi, çoraplarını değiştirdi ve temizliğini yaptı. Malzemeleri tezgâha dizerek dükkânı müşteriye hazır hale getirdi.
Güne erken başlamak onu mutlu ediyordu. Bu alışkanlığı ona babası öğretmişti. “Oğlum, dükkânını her gün erkenden açmalısın. Müşterin olmadığında da varmış gibi hazırsan, müşterisiz kalmazsın” derdi babası. Şimdi kendi dükkanını açmıştı, çalıştığının karşılığını da alıyordu.
Bir gün, sabahki işlerini bitirdiği sırada çocukluk arkadaşı Can ziyarete geldi. Hemen çaycıya işaret ederek iki çay söyledi. İki eski arkadaş başladılar muhabbete. Çayları geldiğinde Can söze girdi;
– “Oğlum bak, artık kendine ait dükkânın var. Şu anda çok güzel para da kazanıyorsun. Altına şöyle güzel bir araba almanın zamanı gelmedi mi? Hem insanlar, ‘ne cimri adam’ demezler mi? Bak, eksiğin varsa ben de sana destek çıkarım.”
Bunu daha önce düşünmemiş olsa da Can’ın söyledikleri aklına yattı. Dükkanla ev arası epey mesafe vardı sonuçta. Zaten kıyıda köşede birikmiş bir miktar parası vardı. Buna biraz da Can ekledi ve son model arabayı kapısına çekti.
Arabayı aldığı ilk zamanlarda çok mutluydu. Çevresindekiler arabaya ilgi gösteriyorlardı, o da arabanın özelliklerinden iştahla bahsediyordu. Esnaflar arasında sadece onun öyle bir arabası vardı.
Arabayla birlikte Hakan’ın gezmesi, tatili, harcamaları iyice artmıştı. Sabah dükkânı erken açmayı da savsaklamaya başlamıştı. Çoğu kez dükkâna onun yerine esnaf arkadaşları bakıyordu. Zamanında o da esnaf arkadaşlarını böyle idare etmişti. O ise bunu daha çok gezip eğlenebilmek için kullanıyordu. Bahanesi ise hazırdı; annemin hastane işleri… İşin başındaki hevesi artık kalmamıştı.
Yeni imkanlar mutluluk getirir mi?
Bu durumu Mahmut abisine danışmaya karar verdi. Ne de olsa onun tavsiyeleri genelde faydalı olurdu. Onun müsait bir zamanında dükkanına uğradı. Dükkana girer girmez;
– “Mahmut abi ben hiç iyi değilim… bana yardım et ne olur,” diye başladı söze.
Mahmut Usta durumun ciddiyetini anladı. Elindeki işi yavaşça kenara koydu ve “Tamam Hakan, sen hele şuraya bir otur, bir çay içelim.” diye ekledi.
Mahmut usta, yılların eskitemediği bir terziydi. Hem insana uygun kıyafeti diker hem de insanı iyi tanırdı. Hakan sıkıntısını Mahmut Usta’ya açtı:
– “Bilemiyorum Mahmut abi, sanki eski huzurum yok. Aslında yeni arabam var, dükkânın dekorunu yeniledim, istediğimi alabiliyorum. Paramın tek alamadığı şey ise huzur. Mutlu değilim abi, ne yapmalıyım?”
Mahmut usta böyle konularda çok deneyimliydi. Biliyordu ki insanı mutlu eden maddi imkanlarının çokluğu değildi. Önemli olan, insan elindekilerle ne kadar mutlu olduğuydu. Babacan bir ses tonuyla söze girdi:
– “Bak kardeşim! İnsan para kazanınca zanneder ki artık istediğimi alabilirim. Oysa insan, harcama imkânı olmasına rağmen kendini tutmalı. Zaten çok iyi kazanıyorum diye hemen harcamaya başlamamalı. Eğer kişi bunu başarabilirse, elindeki imkanlar ve çalışmak onu mutlu eder. Hemen harcamaya başlarsa, mutluluğunun kaynağı olan çalışma hevesini de kaybeder. Bir çocuğa daha çok oyuncak alarak onu mutlu edemezsin. Elindeki az olanla eğlenebildiğinde o çocuğu mutlu edebilirsin. O yüzden sen de oyuncaklarını arttırmaya çalışma” diye tamamladı sözlerini.
– “Off ya… Hiç araba almayacaktım.”
– “Bak sen beni yanlış anladın. Çalışıp kazanmışsın, tabii ki araba alacaksın ama son model değil. Tabii ki gezeceksin ama çalıştığından fazla değil. Tabii ki en sevdiğin yemeği yiyeceksin ama her gün değil. Yani hep kazandığından bir miktar daha azını harcaman lazım, hepsini değil. O yüzden harcamak problem değil, bunu aşırılaştırmak problem.” diye tamamladı sözlerini.
Hakan biraz daha rahatlamış hissetti. Eski huzurunun neden kaybolduğunu anlamıştı. Mahmut abisine teşekkür ederek yanından ayrıldı.